Hepimiz çok yorgunuz hem de gönül yorgunu, ümit yorgunuyuz. Hepimiz içimizdekini paylaşmak, onaylanmak ya da ikna etmek istiyoruz. Anlatmaya da ihtiyacımız var dinlemeye de… Çocuklar yaşanılanları çözümlemeye çalışıyor, bizler uzun, kör ve tanıdık bu düğümü yorgun, kızgın izliyoruz.

80’li yıllarda küçük bir çocukken anarşi kelimesini sık sık duyardım. Duvarların yazılı olduğu, çatışmalar, yürüyüşler, sloganlarla dolu zamanlar… Sonra halkın çaresizlikten neredeyse alkış tuttuğu adına ihtilal denilen yeni bir dönem. Kurgulanmış, üretilmiş anarşiyi çeken halk, bunu kurguladığı sonradan anlaşılan güçler, hak edilmeyen kahramanlıklar, yıllarca unutulmayacak haksızlık ve zulüm hikayeleri. Darbe mağduru bir nesil…

Bir ülkenin bir coğrafyanın hiç mi soluklanacak zamanı olmaz? Düşman vazgeçmez tamam da, biz şöyle bir palazlanıp başını ezemeyecek miyiz? İç düşman dış düşman yetmezmiş gibi, birbirine düşman olursa bu ülkenin halkı ne olur bunun sonu? Bunları analiz edebildiğim zamanlardan beri, sevgi ve hoşgörünün hem güç hem zaaf noktası olduğunu düşünüyorum.
Birbirini kucaklayan ve ötelemeyen bir milletin tüm oyunları bozabileceğini, solcu-sağcı, açık-kapalı, alevi-sünni, radikal-marjinal ve daha bir sürü ocu-bucu kavramlarının bölücü değil, tamamlayıcı olarak algılanması ve konuşulması gerektiğini düşünüyorum.

E peki düşünüyorum da ne yapıyorum? Farklı görüş ve yaşayışta arkadaşım, dostum, akrabam, komşum kim olursa dinlemeye, özgürlükler ve helal dairesinde kucaklamaya ve anlamaya çalışıyorum. Tahrip kolay, inşa zor. Kazanımlar kolay olmuyor, dostluklar, güven veren, ruhumuzu doyuran ilişkilerin yeri dolmuyor. Yaşadığımız son olaylar, yorgun bir millet olarak sırtımıza yeni bir yük bindirdi sanki. Ama güçlüyüz, evvel Allah milletçe aşarız. Düşman dışta içte çok sayıda olabilir ama biz biriz, beraberiz…

Aramızdaki konuşmalara, sosyal medyadaki değerlendirmelere bakınca her zaman bu ümidi diri tutmak mümkün olmuyor. Sanal alemde birbirine laf atıp, cevap yetiştirmek ya da bir masa etrafında konuşup, olanları anlamaya çalışırken birbirimizi itham etmek çözüme, birliğimize değil ayrılığa ve içimize gitgide yerleşen kör düğüme hizmet ediyor.

Her şeyi bir tarafa koyup düşünelim. Birbirimizi gerçekten seviyor muyuz? Seçimlerimizin, yaşayışımızın sadece bizi bağladığını, (hem dünyada hem ahirette) özgürlüklerimizin başkasının özgürlüğünün başladığı yerde bittiğini ve saygı duymamız gerektiğini gönülden hissedebiliyor muyuz?

İdeolojik, inanç ve yaşam tarzı ile benden çok farklı da olsa, dobra ve karşısındakine samimi saygı duyan herkesi sıkıca tutuyorum gönlümde. Ama ben de aynını bekliyorum. Hepimizi aynı isteseydi Allah, öyle yaratırdı. Oysa parmak izimize kadar farklıyız. Hem aynıyız hem farklıyız…

Millet olarak aramızdaki çatlaklar, uzaklık ve ötekileştirmeler bizi yorgun düşürenlerin işine yarıyor. Şehit olan, yaralanan, nice acılar çeken kim varsa bizden bir parça, eğer bir bütünsek yaralanan, acı çeken, ölen biziz biraz da. İşte bu yüzden tartışmalarımız uzaklaştırıcı değil, uzlaştırıcı bir dille olmalı.Toplum olarak, millet olarak sevgi ve hoşgörüye ihtiyacımız var, parçalara bölünen en güçlüyü bile yok etmek kolay. Vatanımı çok seviyorum. Her rengi, her köşesi, her bireyi sevgimizi ve gücümüzü bütünleştiren bir parça. Yorgunuz ama beraberiz, biriz… Dost da düşman da böyle bile… Güzel günler, ortak sevinçler, paylaşılan zor zamanlar, yürekten kucaklaşmalar olsun ülkemde. Çünkü bir kere daha anladık bize bizden başka dost yok…