Kalp şeklinde açmış bir ortanca görünce insanın aklına neler gelir? Dargın, kızgın, kırgın insanlar ve devamındaki sorular… Ayrımcılık, ötekileştirme, tahammülsüzlük gibi ülkemize yerleşmeye çalışan inorganik kavramlardan söz etmiyorum. En küçük dairede ailede, içimizde olan bitenler anlatmak istediklerim. Dargınlık bizde mi bu kadar yaygınlaştı, genelinde dünyada durum nasıldır bilemiyorum. Yardımseverlik, misafirperverlik, güçlü aile bağları bize has güzel özellikler iken birbirlerine dargın, küs insanların artması neyi işaret ediyor? 

Çocukken, işaret parmağımızı orta parmağın üzerine getirir, küseceğimiz kişiye uzatır, küs derdik. O da parmağın düğümünü bozar, küslük başlardı. Kısa bir süre… Sonra bu defa baş parmakla işaret parmağı halka yapılır, “barışalım mı?” diye uzatılır, karşı tarafın yaptığı halka ile açılan parmaklar küslüğü bitirirdi. Çocuklardan, çocuk yanımızdan, anılardan öğrenecek çok şey var ama büyümek bünyeyi nasıl kasıyorsa artık, yetişkinler düğüm, halka pratikliğindeki yaklaşımlara hiç sıcak bakmıyor. Sanki inadına, bu küslük devam edecek der gibiler. Kardeşler, kuzenler bazen anne-baba-çocuklar bile bakıyorsunuz dargınlar. Hepimiz “sevgili yalnızlığım” adında melankolik bir filmin içine doğru gidiyoruz.

Sosyolojik açıdan çok şey anlatıyor olabilir bu durum, ama en yalın haliyle yalnızlaşıyoruz, duygusal yanımız zayıflıyor. Sosyal medya, tv, internet, telefon, diyerek suçu sanal hedeflere yıkarak dargınlar barışmaz ki… Artık daha az görüştüğümüz için mi, klavye aracılığı ile iletilen duygular ancak bu kadarına yetebildiği için mi bilinmez. Ama en kuvvetli yaşam ölçümüz, inancımız da üç günden fazla küs durmamayı öğütlüyorsa, neden böyleyiz?

Bazen sadece heyecanı uçmuş, soluk cümleler, kaçırılan bakışlarla idare ediyoruz ilişkileri. Adı dargın değil ama içi boş. Dargınlık, küskünlük varsa aynı ortamda bulunmaktan, yolda karşılaşmaktan kaçınırsınız. Hayatı zorlaştırır, içinizi de iyice daraltırsınız. Az konuşuyoruz… Sanal olarak belki çok ama karşımızdakinin gözlerinin içine baka baka az konuşuyoruz. Sözler birikiyor, dargınlıklar başlıyor. Ünlü şairlerin dizeleri ve duvar yazıları ile kurulan iletişim bunları onarmaya yetmiyor.

Kızgınız… Evet kızgınız. Politikadan, ekonomiye, değişen günlük alışkanlıklardan tutunda trafikte olur olmaz sellektör yapıp, korna çalanlara varana dek çok şeye kızgınız. Zaten dargın olduklarımız var, konuşup rahatlayamıyoruz. Bir de sürekli konuşan medya ve ayaklı medya haline gelenleri dinlemekten hoşgörümüz hiç kalmamış. Bizim de yok, kızdıklarımızın da yok. Sevdiklerimizle, etrafımızdakilerle daha çok ve daha sahici konuşur, içimizde biriktirmezsek eğer hoşgörümüz de artar mı? Dargınlıklarımız kızgınlıklarımızı besliyor, ateşi büyütüyor besbelli. Oysa içimizde ferahlık ve serinliğe ihtiyacımız var.

Kırgınız… İsteksiz, yorgun, sebebini bilmediğim bir sıkıntı var modundayız. Dargınlıklar çoğaldıkça, kızgınlıklarımız da artıyor. Her şeyin önüne bir eksi koyar duruma geliyoruz. Çatık kaşları gülen yüzlere çevirmek için dargınlıkların bitmesi, kızgınlıkların azalması lazım. Hayata ve kendimize kırgın olmamak için dokunmamız lazım…

Çiçeğe dokun, kediye dokun, sevdiğine dokun. Bir gözünün içine bak, korkma! Dargınları barıştırmak çok sevap de, öfke muhabbette barınmaz de, kırgın bir gönlün ne kendine ne başkasına faydası olmaz de. De bir şeyler, konuş…
Neyi çoğaltırsak onu yaşıyoruz. Dargın, kızgın, kırgın olmak istemiyorum diyenler parmak kaldırsın! (Ben iki elimi de havaya kaldırdım…)