İstanbul’un eski semtlerinden birinde mütevazi bir aile… 3 kız kardeş, memur maaşı ile evi gül gibi idare eden müşfik bir anne ve kendi halinde bir baba, ilk bakışta sıradan bir hayat. Kızlar zamana göre iyi sayılabilecek bir tahsil yapıyorlar, büyükler arka arkaya evleniyor, küçük kız üniversite hastanesinde memuriyete başlıyor. Onun hali başka, anneye babaya daha düşkün, hatırnaz. Babaları emeklilikten sonra rahat edip, küçüğün de mürüvvetini ağız tadıyla görürüm derken beklenmedik hastalık kapılarını çalıyor. Babanın rahatsızlığı gün geçtikçe artar, bir süre sonrada yatalak olur. Hastalık hepsini hem manevi hem maddi sarsıyor, küçük kız da tam gelinlik çağında ama her iş ona bakıyor. Ablalardan biri yurt dışında diğeri de kah yakınlarında kah kapının dışında bazen el gibi bazen ser gibi. Her ikisinde de ölçüyü tutturamıyor.

Kız çocuğu anaya babaya düşkündür derler ama bunlar değişik, bütün yük bir kişinin omuzlarında, umur eden yok. Evin bir odası çeyiz dolu, annenin yıllarca ufak ufak alıp kenara koyduğu, kızın da çalışmaya başladıktan sonra hevesle aldığı eşyalar gelinlik hayalleri ile birlikte o odada bekliyor. Eskiler kambur kambur üstüne derler ya bir süre sonra anne de hastalanır. Çok geçmeden babanın vadesi dolar, kızın yaşı geçiyor ama annesine de kıyamaz, taliplerini geri çevirir. Annesi de gidince yapayalnız kalır, emekli de olmuştur hayalleri diridir ama vakti geçmiştir bazı şeylerin.

Tek kişilik rahat bir hayat hayali kurar bu defa. Anne babadan bir tek ev kalmıştır bir de maaş ama gönlü geniştir. Sağlığında bu ev senin demişti babası, bunu bilen kardeşleri inadına hak iddia eder, mahkemelik olurlar. Yıkılıp yeniden yapılacak ve daha değer kazanacak apartman dairesi iştahlarını kabartmış besbelli. Hayatını hep türettiği yeni hayallerle geçiren Nevbahar hanım merkeze uzak yerden bir ev tutar. Amacı, inşaat şirketinin verdiği kiradan artan parayla bütün eşyaları yavaş yavaş yenilemektir zira eşyalar çocukluğundan beri değişmemiştir. Çeyiz kolilerini de bir bir açar, yeni taşındığı eve yerleştirir. Huzurlu, rahat bir yaşlılık hayali kurar artık.

Bu telaşlar arasında her şeyin sesini kesen, hayalleri bitiren hastalık haberi olur yine. Vücuduna yayılan hatta beynine sıçrayan bir tümörle her şey anlamını yitirir ya da yeni bir anlam kazanır. Allah’tan ümit kesilmez, tanıyan tanımayan kim olursa hikayesini duyduğunda durgunlaşır, susar. Yoğun bakımda yatarken gelen ablalarına istemiyorum sizi diye bağırır. Ne fayda? Artık ne fayda? Acı hikaye acı gerçek, anne babasına bakan, onların duasını alan, herkese koşup hatır soran kazandı. Ya diğerleri? Allah’tan korkmayanı vicdanı rahat bırakır mı acaba?

Hayatın bize kalan tarafını ihmal etmek, hayatı hayatla birlikte götürmeyi imkansız sanmak yanlışını hepimiz yapıyoruz. Bencillik değil ama uçakta acil durumda önce kendimize oksijen maskesi takmak gibi  hayatın içinde de önce kendimiz nefes almalıyız ki hayata yetişelim. Hayat sürekli ders veriyor, ikaz ediyor. Peki nedir bu sağırlığımız? Bir taraftan hiç yaşanmamış öte yandan dibine kadar hakkı verilmiş görünen hayatlara nereden bakıyoruz? Hayatlarımız hikaye olmuş, gerçek sanıyoruz…