Küçük bir kız çocuğu iken başlıyor annelik içgüdüleri… İki ya da üç yaşından itibaren oyuncak bebekle ilk annelik denemeleri yaşanır, oyuncak bebek kucaktan inmez, dinlemekten ezberlenen ninniler söylenir. Evcilik oynarken gerçeğe yakın gözlemler, yarım cümleler ile tekrarlanır. Büyüdükçe biraz uzaklaşılır annelik merakından, küllenir gibi olur ama o anaç ateş zamanı gelince kuvvetli bir şekilde alevlenir yeniden. Erkeklerde bunlar yoktur, o yüzden babaçlık denilen bir kavram da yoktur. Erkek okurlar hemen  “babacan var” demesinler. Anaçlığın onlarda bir karşılığı yok maalesef, ama kadın gözüyle babacı bir kız çocuğu olarak anaç yüreğimde babamın izleri, emeği adını koyamadığım duygular olarak kocaman yer kaplıyor.

İyi bir anne miyim? Bunu anneliğinin her aşamasında sorguluyor kadınlar. Kendimden ve duyduğum, gözlemlediğim kadınlardan biliyorum. Çocuk bir mucize, bizzat yaşadığın ve seni alıp başka bir aleme götüren bir mucize hem de. Sırrı da Allah’ın kainatta görünen en önemli isimlerini birebir içinde yaşamak. Hayy olur içinde bir canlı ve dünyaya geldiğinde içine Vedud dolar. Çoğu anne adayı doğmadan önce içinde hissettiği canla konuşmaya başlar. Derdini, sevincini kimi zaman da kızgınlıklarını anlatır. Giderek sabırsızlık başlar, özlem dayanılmaz olur. Hem çok yakın hem çok uzak yerden gelecek olan can, ten, ruh beklenir…

Daha o zamanlardan sormaya başlıyor insan kendine, iyi bir anne olabilecek miyim? İçimde büyüyen, benden bu parçaya gerektiği gibi bakabiliyor muyum? Dünyaya gelen bebek ile anne arasında oluşan o duygusal enerji nelere yeter kim bilir? Kadını çocuğunu korumak için bir asker, iyileştirmek için doktor, öğretmek için öğretmen, doyurmak için aşçı, büyütmek için anne yapan enerji… Anne sütü nasıl bir şey? Sayfalarca bilimsel açıklama bir yana, mucizenin yanında gönderilen kumanyasıdır. Aslına bakarak üretilmeye çalışılan mamalar da iş görüyor ama çocuğunu emzirmek nasibini alan anne başka bir alemden gelen kumanyayı servis ediyor sanki. İlk zamanlar gazını çıkarmak için minik bedenini sarıp, sıvazladığın sırtında hissediyorsun anneliğini. Ağlaması uzun sürer, minik bir gık ile gazı çıkmazsa, iyi bir anne değil miyim, yoksa beceremiyor muyum diye başlıyorsun düşünmeye… Minicik vücudunu elinden kaydırmadan, hızlıca yıkarken ya da diş çıkarırken iştahı kesildiğinde, onun her sıkıntısı ve ağlamasında hemen anneliğini sorguluyorsun. Her şeyi tam yaptım mı?

Bebek kokusu ömre değer… Cennet ayaklarının altında denilen anneye hediyesinin tarifi gibidir o koku. Konuşmaya başladığında ilk zamanlar sizi güldüren sonraları düşündürmeye de başlayan cümleler hiç unutulmaz. Öyle çabuk geçiyor ki zaman ana kucağı kısa sürüyor artık. Anaokulu ile başlayan ayrılıkla beraber daha hızlı büyümeye başlıyorlar. Senin öğrettiklerin, kendi öğrendikleri derken an geliyor artık sen onu yakalamaya çalışıyorsun. Bebeğim, miniğim dediğimiz çocuğumuz aklı bedeninden ileride giden gruba çoktan katılmış oluyor. Enerjinin de, özverinin de, anneliğin de yoğun zamanı asıl şimdi başlıyor.

Yeri geliyor doğru bildiklerinizi korumak, yeri geliyor bilmediklerinizi öğrenip zamanla yarışmak gerekiyor. Takip mesafesi, hız, kural, sürüş tekniği, yol durumu ile sürücü değil ama çok iyi bir copilot gibi hep çocuğumuzun yanında olmak gerekiyor. O yapacak, başaracak ama sen de hep yanında olacaksın. Büyükler bebeği olan taze annelere hep der, şimdi en kolay zamanı doyur, temizle, kucakla, sev yeter. Ama senden çıktı mı hele ele karıştı mı zor… El kim? O da başkasının mucizesi. Neden zor? Büyüklerin dünyası zor da ondan. Mucize kalmak mümkün olmuyor da ondan. İyi bir anne miyim sorusu, hayatta takıldığımız ne varsa canımızdan çok sevdiğimiz çocuklarımıza onun izini düşürme kaygısı ve suçluluğundan belki de ne dersiniz?