Dostluk denince aklına ne gelir? Güzel soru, cevap veriyorum, inci tanesi ve boza gelir?!… Çünkü bana göre dostluk bir inci tanesicanlı istiridyenin içinde, zorluklarla büyüyen mücevher misali. Nasıl anne karnında mucizeyle, zahmetle büyür bebek, candır. Dost da öyledir, senden bir parçadır. En umursamaz görünenin bile yüreğinde bir yer saklıdır dosta özel. Üzülürsün yüzünden anlar, hasta olursun koşar. Bazen sıkışırsın, yaslanmak istersin, destektir. Anlaşılmaktır derdin, konuşmak, anlatmak istersin. Hep anlatayım ama benden başka kimse bilmesin dersin, sana kendini tutan aynadır…

Son zamanlarda “insan biriktirmek” sözünü sık sık duyuyorum. Hep bir yerlere yetişmek, koşturmak, arttırmak çabası dostluklarımızı savurdu biraz. Bir kahve, iki çift dost sözüyle hafifleyen yüklerimiz… Hiç konuşmadan bir bakış ve muzır bir gülümsemeyle anlaşan hallerimiz… Sarıldık mı, bunun adı sevgi dediğimiz kucaklaşmalar… Bunlara hep ihtiyaç var.

Dostluk sınır, sanal tanımaz… Yenilensin, dönüşsün ama değişmesin. Telefonlar, sosyal medya hesaplarıyla dolan zamanlarda, dostlukları doğal haliyle yeterince yaşayamaz olduk. Biz tadını almışız, yüreğimize koymuşuz. Dostluklarımız, yenilenir, dönüşür ama değişmez. Ama çocukların, ileride büyütecekleri dostluklarını yaşamak için yardım ve yönlendirmeye ihtiyaçları var. Ben ellerindeki oyuncağı almadan, küçük avuçlarının içine inci taneleri de koyabilsinler istiyorum… Dijital dünyaya bir sözüm yok. Buradayım ve mutluyum. Eyvallah… Ama, çocuklar bizim sahip olduklarımızı da kaçırmasınlar. Teknolojiye rağmen değil, birlikte daha fazlasına sahip olsunlar. Gün içinde, teknoloji on/off saaatleri mi yaparız? Haftada bir dijital oruç mu tutarız? Bir şeyler yapalım ki avucumuzun içindeki inci taneleri kayıp gitmesin.

Dostluk denince bir de aklıma boza geliyor, bildiğimiz boza, Vefa bozası… Kış geceleri sokaklarda elinde güğüm “bozaaa” diye yanık yanık bağıran girişimcilerden birinin, artık dükkan açma zamanı geldi demesi sonucu namı almış yürümüş bir İstanbul klasiğidir Vefa bozası. Bu arada tadı güzeldir, her damağa hitap eder. Biraz ekşi, biraz tatlı, tarçın aroması olmazsa olmazıdır. Lakin leblebiyi çözemedim, gurmelere sormak lazım, vardır bir hikmeti. Başka? Vefa, İstanbul’da bir semt. Ama vefayı soruyorsanız, vefalıyı arıyorsanız elimde olsa blog sizin biliyorsunuz. Yok… Gerisi de gelmiyor. Daha geçen dediler, artık üretilmiyormuş. İnsanlar şaşkın, -olmadan olur mu abi- diye soruyorlarmış birbirlerine. Ne yapalım?

Allah’tan bende 3-5 tane var. Bir kaç kat tülbentin içine sardım, çekmecenin arka tarafına yerleştirdim. Ara sıra açıp bakıyorum. İşaret parmağımla dokunuyorum. Sanırım o sıra “aguu” da yapıyor olabilirim. Sonra tekrar sarıp, yerine koyuyorum. Yattığım odada saklıyorum, daha huzurlu uyuyorum sanki.
Çocuklara da en güzel miras. Para, mal, mülk ne ki? Vefalı dostun mu var, bu zamanda parmakla gösteriliyorsun. Ben diyorum ki, bu tülbent arasındakiler kurtaracak bizi, az-maz nefeslenecek kadar olsun yeter. Ne yapalım onsuz olmaz ki… Vefa olmadan dost olmaz ki. Vefa olmadan insan olmaz ki. Sevgi, aşk, merhamet ne varsa, hepsi onda saklı. Vefa dostluğun, insanlığın ömrü demek, gerçekliği demek. Vefa bitti mi, o dostluk öldü demek…


Vefasızlıkla karşılaşınca aklınıza, Vefa İstanbul’da bir semt’tir, gelsin. Deyin ki tarihi bir semt, yaşandı gitti. Dünle beraber gitti cancağızım. Ne kadar söz varsa düne ait. Şimdi yeni şeyler söylemek lazım.”

Vefasızlıkla karşılaşınca aklınıza, Vefa bozacısı gelsin. Bu defa damağımda ekşi bir tat bıraktı ama, bunun içinde tatlı da var mis gibi koku da var. Bu defa alamadım, olmadı. Nasip değilmiş deyin. Sakın üzülmek yok. Unutmayın İstanbul’da semt çok! Kalbimize çizik atan konuyu biraz tebessüm katarak yazmak kolay değil. Kendime söylüyorum ama herkese faydası dokunsun. Kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla hesabı. Burada gelin benim, okuyucu her zaman evin kızı/oğlu. Peki sizin dostluk denince aklınıza ilk ne geliyor?

Taş gibi dostluklarınız olsun, eskimeyen, bozulmayan, yerinde kalan… Bugünlerde hep sevgi, dostluk yazıyorum ama hareketli yazılar yakında…