Bazen bilerek bazen de istemeden kendi hayatımın gerisinde kalıyorum, yine de insanı daha çok ümitsizliğe sürükleyen keşke kelimesini de pek demiyorum. Yarımı da benim tamı da diyerek hiç geç kalmamış gibi yapıyorum. Yazmayı hep sevdim, kalem oynatmak kapı aralamak gibi, her kelime her cümle ile kurgu dünyanı puzzle gibi tamamlıyorsun. Sonunda ortaya ne çıkacak bilen de sensin acaba ne olacak diye soracak olan da ilk sen. Tatlı heyecan, büyük keyif benim için. Yazarlık atölyesine katılmak isteğim biraz bilerek biraz istemeden gecikti durdu, keşke der miyim? Hayır, ben kendime o kelimeyi yasakladım…

Blog yazmamın da en önemli nedeni bu, araştırma ya da kurgu seviyorum ben bu işi. Blog yazarken kendi kendinin editörüsün, ne kadar paylaşıma dayalı olsa da burada bir aidiyet var, keyfimizin de patronuyuz aslında. Ama yazmak ayrı bir heyecan, kendi içimde saklı bir gizemi çözmek gibi geliyor bana. İçimde ama onu kurcalamadan, kurgulamadan ortada bir şey yok. Yazmak hem maceralı bir yolculuk vaat ediyor hem de kimsenin yapamayacağı kendini tanıma seansları ve terapi sunuyor. Kimseye diyemediğinizi yazabilirsiniz, hatta yeri gelir kendi sorularınıza cevap bile bulursunuz. 

Ali Ural ile yazarlık atölyesi çalışmalarına katılmak son zamanlarda aldığım en iyi kararlardan. Yazma konusunda eksiklerimi daha net görmek, bu işin mutfağına girmek için güzel bir adım oldu. 3 haftadır derslere koşa koşa gidiyorum (Hem mecaz hem gerçek koşturuyorum, İstanbul’da artık günün, haftanın her saati yollar dolu) Ama şu kadarcık zamanda bile bir sürü şey öğrendim, hissettim, bol bol da güldüm. Ali Ural çok değerli ve donanımlı bir edebiyatçı aynı zamanda nüktedan biri, hem düşünüyorum hem gülüyorum derslerde. Disiplin ve süreklilik içinde 10 yıldır devam eden öğrencileri var içimizde, kitapları çıkanlar, bu işe yeni başlamış ama heyecanı dorukta olanlar… Herkesten bir hisse kapmaya çalışıyorum, uzun bir yolculuk olacağa benziyor ama belki bu bile bana yeter.

Yazarlık atölyesinde, her hafta belirlenen bir kelime ile ilgili yazdığımız şiir, düz yazı örneklerini Hocamız okuyup, değerlendiriyor. (Kızmaca, darılmaca yok, herkese alkış var.) Yine her hafta bir kitap okuyoruz. Kitap değerlendirme kısmı da çok verimli geçiyor. Örneğin, Albert Camus’un Yabancı eserini tartıştığımız derste hem edebiyat hem sosyoloji hem de siyaset anlamında çok güzel çıkarımlar oldu. Aslında kitap grupları kurup, sonrasında karşılıklı değerlendirmeler yapmak çok faydalı, arkadaşlarınla oturup bir kitap bizi nerelere götürür diyerek çaylı, kahveli, bol sohbetli bir ortamın keyfi başka olur herhalde.

Yazmak öğrenilen ve geliştirilen bir yetenektir dedi Hocamız, bu çok motive edici ve ilham verici bir görüş. Tecahül-i Arif filmi ile ilgili yazımı hazırlarken tanıdığım sinemacı Hasan Kalender de senaryo yazımı ile ilgili hem kaynak önermiş hem de yazmanın aslında öğrenilen bir kuramı olduğunu söylemişti. Onun söylemi de motive edici ve aynı paralelde, yazmayı seviyorsanız, istiyorsanız sabırla çalışın, olur diyorlar. Hikayeler yazmak, roman yazmak ya da iyi bir senaryo ile insanların yüreğine, aklına dokunabilmek güzel bir hayal. Çalışıp, denemek istiyorum. Bakalım neler olacak ama bir türlü beceremesem de bu yoldaki çabaların bana katkı vereceğini, mutlu edeceğini seziyorum. 

Atölyede her hafta bir kelime ödevimiz oluyor, “SAHAF” kelimesi ile ilgili ödevime Hocamız başarılı dedi, dünyalar benim oldu. Bazen mikrofonu elimize alıp yazdıklarımızı okuyoruz, o da ayrı bir heyecan. Yazma serüvenim nasıl sürecek bilmiyorum ama öğreniyorum, yazıyorum, bundan da mutlu oluyorum.Bu konuda bilgi paylaşımı, fikir alışverişi için ben hep buradayım…

Okumak isterseniz,

SAHAFIN ALTINLARI
Çocukluğumda mahalle çarşısındaki sahaf heyecanlarıma, heveslerime tanıklık etmiştir. İlk kitaplarımı aldığım bu dükkan Kuşlu Cami’nin karşısında, tava ekmeği aldığımız fırının yanında küçücük bir yerdi, az ilerisinde de tarihi dönertaşlı sebil vardı. Eski kitap aldığımız bu dükkan öyle küçüktü ki bir yorgunluk taburesi anca sığardı. Bazen hissettirmeden kafamı eğip içeri bakardım, çocuk aklımla buranın gizli bir yolla çok büyük alanlara açıldığına dair bir his olurdu içimde. Her kitapla yeni keşiflerin heyecanı ve bu heyecanların, keşiflerin getirdiği hevesler. Benim için, küçücük bir dükkandan dilediğim kadar büyüyecek bir dünyaya açılan kapıydı buradaki tüm kitaplar.
 
İlk Polyyanna’yı aldım buradan, yeşil kapaklı, sararmış yaprakları yer yer çıkmış kalın bir kitaptı, üç veya dört kez okudum. Bu kitap bir hayat felsefesi aşılarken romanın geçtiği yerleri de görmüş gibi oldum. Sonra Kaptan Grant’ın Çocukları, bu defa farklı bir coğrafya biraz denizcilik biraz da macera.  Her hafta sonu sahafa uğramak benim için öyle vazgeçilmez bir hal aldı ki annem itiraz eder diye ödüm kopardı. Yol boyunca  daha bir uslu olmamı fark eder miydi bilmiyorum ama okuma sevgimde annemin payı büyüktür. Bazen eski dergiler ve tasavvuf kitapları alırdı, benim heyecanıma benzer bir heyecanı onun da yaşadığını hisseder, sevinirdim.
 
Kitaplar, bir seçim yapmam gerekse çikolatadan, oyuncaktan bile öne geçerdi benim için. Bunu en iyi hissedenlerden biri de sahaf amcaydı, düz beyaz saçları, gözlüğünün arkasından gülümseyen küçük siyah gözleri, ekseriyetle giydiği kareli gömleği ve pantolon askısı ile benim için bir masal kahramanı gibiydi zaten. Kitap önerir, dur şurada bir tane olacaktı diyerek en arkalardan kitap indirir, bazen bir tane de o hediye ederdi. Sahaf ile sarrafı hep karıştırırdım, Ayşegül serisinden bir kitabı hediye ettiği gün anneme sarraf amcanın altın gibi bir kalbi var dediğimde annem ne gülmüştü. Doğru söylüyorsun kitaplar da sahafın altınları demişti. O zamanlardan beri hayatımda iyi bir kitap hep altın değerinde oldu.