AHİRETLİK Mİ? KANKA MI?

Cuma, Kasım 17, 2017

Kankardeş arkadaş
Ahiretlik ne güzel bir laftır, arkadaşlığa biçilmiş ne ömürlük bir hitaptır. Eskiler her şeyin olduğu gibi arkadaşlığın da hasını yaşamışlar. Doğrusu, güzeli bu günle sınırlı olmayan hatta ahiret yurduna taşınan dostluklar. Babamın sık söylediği bir laf vardı, bizde pazara kadar değil mezara kadar. Sevgide, dostluk, arkadaşlıkta gün kurtaranlar uzak olsun. Hatta ben babamın lafını mezara kadar değil ebede kadar diyorum. Yaşarken de sonrasında da yanındayım, duadayım. Ben de öyle istiyorum...

Çocukken annemden duyardım ahiretlik kelimesini, tam çözemesem de ahiret kavramı öğretildiği için çok iyi bir şey diye kafadan ısınmıştım hemen. O yaşlarda belki de büyüklerden duyup ahiretlik, kan kardeş olanlar oldu aramızda. Hatta bunun törenleri bile yapılırdı, öncelikle kan kardeş olmak için taraflar parmaklarından minik bir kanı birbirine değdirir, arkadaşlık sözü verirlerdi. (Lütfen bunu görüp bilen sadece ben olmayayım, iyice tuhaf biri diye anılmak istemiyorum!)
Bu aşamada vazgeçenler, işi yokuşa sürenler çok olurdu tabi. Bu kan nasıl çıkacak? Şu konuşmaları duyardım, istersen bekleyelim, elimiz filan kesilirse hemen kan kardeş oluruz. E peki öteki ne olacak? Sorun nasıl çözülürdü tam hatırlamıyorum, sanırım sokakta oynayan nesil olduğumuz ve de sık sık düştüğümüz için bir şekilde hallediyorduk. Kan kardeş olanlar her yıl bunu kutlardı, birbirlerine hediyeler verirler, pastalar, kekler, oyunlar hepimize eğlence çıkardı. Arada bozuşanlar oluyordu ama ahiret endişesi büyüklerin dünyasına bile çoğu zaman etki etmiyor, çocuklar ne yapsın? Güzel yıllardı, hiç ahiretliğim olmadı ama çok çocukluk arkadaşım var. Hepsi de benim için ahiretlik, şükürler olsun.

Kanka sözünü de seviyorum, modern kan kardeş ama öz aynı. Ancak bir sürü özel ve emek isteyen sıfatı tüketme eğilimine girdik ya, o taraflar biraz sıkıntılı. Zamandan çalan uğraş, birbirine düşüren malzeme çok. Asıl bu zamanda arkadaşlığın hakkını vermek tam ahiretlik oldu. Ben arkadaşsız bir hayat düşünmek istemiyorum. Hatta sevgiyi, aşkı bile çekirdeğinde arkadaş olabilme gücünün beslediğini düşünüyorum. Hayatı paylaştığınla arkadaş değilsen zor, çocuklarınla arkadaş olamıyorsan eksik. Unutmadan bir de bro var, o da brotherden döndürme. Erkeklere özgü bir söylem, biraderim diye konuşmaya başlayan çoktur bizde. Niye ingilizce bir kelime yerleşmiş dilimize diyordum ama farsça birader erkek kardeş demekmiş o zaman normal. 

Sosyal medyanın arkadaşlığa, dostluğa etkisinin olumlu olmadığı kesin ama buraların sebep olduğu güzellikler de var. Ancak arkadaşlık/dostluk dediğimiz kavram klavyenin yetersiz kalacağı kadar büyük bir enerji barındırıyor. Yüzünü görmeden, sesini duymadan, gözünün içinde onu görmeden zor işler. Kalpten kalbe yol var, link de vardır illa ki. Benim aram pek yok ama whatsApp ya da mesaj ile yürümüyor bu işler. Birbirine düşen, zanlar yüzünden kırılan o kadar çok ki. Dünyanın sahteliğinden kaçıp arkadaşımızda, dostumuzda nefes alıyoruz. Yüreğini kanatlandıran cinsten bir dostun yerini ne tutar ki? Neredeyse herkesin fenomen ya da potansiyel olduğu bir zamanda en az bir güvenli limanı olmalı insanın. Sıkı sıkı sarıldığımız, kendimizden çok güvendiklerimiz var ama yanar döner olan, dili ile gönlü barışmayan, hem emek hem uzun yıllar verip yanıldıklarımızı ne yapacağız? Ne yapalım kırpıp kırpıp yıldız yapacağız. Siz ne dersiniz?

BU YAZILARI DA OKUYABİLİRSİNİZ

25 yorum

  1. Teknolojinin gelişimi gerçek arkadaşları her geçen gün öldürüyor diye düşünüyorum. Eskisi kadar içten ve samimi arkadaşlıklar yok şimdi. Bizim nesil sanırım şanslıydı (80'lilerden bahsediyorum). Yeni nesil için arkadaşlık emoji göndermekten öteye pek geçemiyor.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Arkadaş gibisi var mı değil mi? Çocuk için de büyük için de aynı. Sevmiyorum teknolojinin bu tarafını ama vefasızlığın mazereti de teknoloji olmamalı. Hayat enerjisi dediğimiz ne varsa zayıflıyor, keyifsiz bir durum. Sentetik hiç bir şey olmasın hayatımızda. 90'dan sonrası şanssız bu konularda..

      Sil
  2. Ahiretlik bizde de vardır. Hatta Trakyalı olduğumuz için "Aret" deriz ve çok önem veririz, iyi aklıma geldi köyümüze özel adetleri de var yazarım belki bir gün.
    Şahsen tanımak, yüz yüze konuşmak her ne kadar doğru olsa da hayatımızdan yavaş yavaş çıkmaya başladı.
    Sosyal medya arkadaşlıklarının güçlenme sebebini; günlük hayatta çok af edersiniz ama tabiri yerindeyse yenilen kazıklardan olduğunu düşünüyorum. Burası mesafe ayarlamada bir nevi daha kolay.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Sosyal medya arkadaşlıklarının artmasına yönelik farklı bir değerlendirme ama doğru da, yılları geçirdik ne emekler verdim böyle mi olmalıydı deyip uzaklaşmak, ayrı bir dünya kurmak isteği de giderek artıyor. Kazık olayı ise her devirin derdi ama bu devirdeki kadar olmamıştır herhalde. Dost lazım insana başka bir şey değil.
      Ahiretlik bitti kanka başladı diyeceğim ama eskiler gibi zor. Köyünüze özgü adetler, sosyal alışkanlıklar yazınızı merakla bekliyorum. Zerdeçallı pestil türünden paylaşımlar da katın, ya da siz bir Trakya yazısı yazın uzun uzun. Teşekkür ediyorum, fikirlerinizi paylaştığınız için. Selamlar, sevgiler..

      Sil
  3. Kan kardeş meselesi hep duyulan bir şeydir. Fakat ben hiç yapmadım. Düşünmedim de. Galiba bunu yapmak isteyebileceğim bir arkadaşım da olmadı. Günümüzde ise kanla bulaşan bu kadar hastalık varken çok sakıncalı.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ben işin bu kısmının sadece çocuklar tarafından hatta kendi küçüklüğümüzde olduğunu sanıyordum. Büyük insanların işin bu kısmını ciddiye alması inandırıcı gelmiyor. Teşbih ya da mecaz bir ifade ama kardeş gibi aynı kanı taşırcasına demek olmalı.

      Sil
  4. Gerçek arkadaşlık çok istisna rastlanıyor. Menfaat, ego, bencillik, çekememezlik arkadaşlığa mani oluyor, mesela istedikleri olmayınca karakteri değişiyor kiminin, kimisi 'Aman herkes beni sevsin', sevgi pıtırcığı olayım ayağında o yüzden de herkese mavi boncuk dağıtıyor bu da arkadaşlığı öldüren bir şey çünkü bir gün dobra biri karşına çıkınca duvara tosluyor, benim prensibim şu: Kimseyi memnun etmek için karakterimden, kişiliğimden ödün vermem, düşüncelerimden taviz vermem, "Aman konuşmayayım fikrimi söylersem beni sevmezler, dışlarlar' diye endişelenmedim. Şimdi söz meclisten dışarı çoğunluk tam tersini yapıyor ses etmiyor, üç maymunu oynuyor, ben yapamam huyum değil o yüzden de arkadaşım yoktur pek:))En çıkarsız arkadaşlar var ya kimler? Kediler, köpekler, atlar, eşekler hatta :))))herkes bir maskeyle geziyor, dürüst birine toslayınca maskeler düşüyor...böyle bir dünya..:)) benim fikrim tabii..:)

    Anneannemin ahiretliği vardı diye biliyorum...şimdilerde pek kullanan yok bu güzel sözcüğü.:)
    Eline sağlık. Sevgiler...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Doğruluk, dürüstlük olmadan arkadaşlık dostluk da olmaz ki. Haksızlık karşısında susmak en büyük kötülük, varsın herkes istediğini yapsın maske taksın. Zaten arkadaş dost dediğimiz az olsun öz olsun. Paylaştığınız fikirler maalesef doğru, yaşıyor ya da tanık oluyoruz. Dostluğun, arkadaşlığın ideolojisi, rengi olmamalı. İnsan olduğumuzu unutmak gibi bir gidişat var. Az ve doğal bir istek samimi ve arkadaşça olmak. Ahiretliğin yerini kanka aldı, kelimeler değişse de hisler aynı ise tamamdır.
      Teşekkür ediyorum, sevgilerimle..

      Sil
    2. Çok haklısın bak bir örnek vereyim:
      19- 20 yaşında filandım, kızkardeşim de lisede, kızkardeşimin çok samimi ve aynı yaşta bir kız arkadaşı vardı, çok iyiydi araları, hatta bize gelirdi kuaförcülük oynardık filan:)kardeşim okul arkadaşlarına uymuş, o yıllar 1 Mayıs kutlamak yasaktı. 1 Mayıs'a katılmış, (biz de bilmiyoruz tabii)bunu duyunca o kız bir daha adımını atmadı bizim eve.:))Çok yıllar sonra bir gün kapımızı çaldı. Utandı da o geçen yıllar için özür dileyecek sandım meğer apartmandaki en bol kitap olan ev bizim ev olduğundan bir kitap istemeye gelmiş.:)))Yaaa, sadece menfaati için. Belki kızın kabahati yoktu belki o yine kardeşimle görüşmek istemiştir de, ailesi siyasi nedenler yüzünden yasaklamış da olabilir. Bilemiyorum ama herkes menfaatine göre hemen satış yapıyor:)
      Ben de teşekkür ediyorum, sevgiler.
      (bugün çenem düştü:))ama arkadaşlık konusu benim çok önem verdiğim bir konu...kendim yazmaya fırsat bulamıyorum bloğumda sen yazınca içimi döktüm:)

      Sil
    3. Aslında en güzel o yaşlarda yaşanıyor arkadaşlık, sonraları artıyor çıkar ego vs. Siyasi olaylardan çok canı yandı bu milletin ailesi ürkmüş olabilir ama önyargılı olunmasa keşke.
      Samimiyetle paylaştığınız için sağ olun. Arkadaşlık, dostluk hassas tarafımız söyleyecek sözümüz çok.

      Sil
  5. Ahhh kurs zamanlarım geldı aklıma, ahiretliğim iki tane var, kankardeşim de 3 🤗Bilerek kan akıttığımızı bilirim. Çocuktuk ozamn. Bizim için cok önemlıydı.. Mahallede kankardeş olduk. Kurs da Ahiretliğim oldu. Hala ikisiyle de konusurum. Onların yerı benım için çok farklıdır. Cok arayıp sormayız ama biliriz ki, ahiret için beraberiz. Allah için seviyoruz birbirimizi. Onlarla ilişkiler bende cok olgundur. Kırmam üzmem, yanlarında uslu bır kız olurum. Neden bende bilmem ama farklıyım öyle..

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok şükür kan kardeş ritüelini gören bilen bir ben değilmişim, sağ olun. Bir de siz maşaallah zenginsiniz bu konuda, ne biriktireceğiz bu dünyada dosttan başka, Allah daim etsin adı gibi ahiretlik olsun. Düşünüyorum da bulunduğunuz ortamın ve uğraştığınız işlerin bereketidir, Kur'an ile hemhal olanın manevi dünyasında ayrıcalıklar, ihsanlar yaşaması çok doğal, hep sürsün inşallah.

      Sil
  6. Kan kardeşi olmak için biz birimizin düşmesini fırsat bilirdik. Ondan kan çıkınca hemen bir şekilde diğeri de kan çıkartır ve kan kardeş olurlardı ama öyle hediyeleşmeler falan olmazdı. Bizim köyde bedavaya kan kardeş olunuyormuş desenize! :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bütün çocuklar, kafalar aynı işte.. Nerede olursa olsun çocuk aynı. Ama haklısınız sizin ki biraz bedava oluyormuş, ancak kızlar cephesinde durum farklı olabilir. Bu tür eğlence, hediye işleri çocuk da olsa erkeklere cazip gelmiyor. Şimdikiler daha reel düşünüyor, kanka olduk, bitti.

      Sil
  7. Ay bizde 4 arkadaş kan kardeş olmuştuk. Nolduu ? Taşındık ve yaşın getirdiği ulaşımsızlıktan dolayı sadece uzaktan uzağa konuşuyoruz.

    Açıkçası ben kanka-ahiretlik-dost gibi kavramlara pek inanmıyorum. Devir değisti ve artık bir çok kisi çıkarlarını düşünüyornyada arkandan konuşuyor. Hiç olmadı seni kimsye karşı savunmuyor. Düşünüyorum da benden çok iyi bir dost olurdu. Ama hakeden biri çıksaydı. Hani canını verse bende ona versem. ( Tabi lafın gelişi bu. )

    Çok arkadaşım var çokta yakınız. Ama dost olarak bir tek ailemi ablalarımı bilirim. Gerisi yalan. :) BENCE TABİ.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ahiretlik sözü, kan kardeş derken aklımdakiler yazıya döküldü. Ama derin konu hele günümüzde, söyledikleriniz de doğru ne yazık ki. Çıkarlar ve ego ön planda, hatta uzun yıllar tanıdığınız çok şey paylaştığınız, dost bildiğiniz bile hayal kırıklığı olabiliyor. Az olsun öz olsun deyip teselli buluyoruz. Aile hele ki candan kız kardeş en büyük nimet ama hayırhah olabilecek yürekten birkaç arkadaş ya da hakikatli bir kaç dost Allah herkese nasip etsin diyorum.

      Sil
  8. Ahiretlik billmezmiyim hiç :) Teyzemin ahiretliği var onun annesi de bizim Ahiretannemiz (kısaca Aretanne).. Bana bol bol dantel örtü yapmış zamanında :)
    Bak söylüyorum ne varsa eskilerde var.. Yaşıtlarımı bazen anlayamıyorum..
    Kocaman sevgilerimle, güzel hafta sonları diliyorum

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Aretanne güzelmiş, çocukken böyle ifadeler çok sıcak ve masalsı geliyor. Aretanneler zaten teyzeden öte olurlar hep, o yaşlardaki büyüklerin hele böyle bir yakınlığı varsa yeri ayrı. Ben o tür büyüklerime yadigarım deyip sıkı sıkı sarılıyorum.
      Benden de kocaman sevgiler..

      Sil
  9. Yazının başlığını okudum ve hemen "ahretliğim" i aradım :) Kan kardeşlik olayını biliyorum ve şahit de olmuşluğum vardı küçükken. Açıkçası ben korkmuştum durduk yerde iğne batırıp parmağımı kanatmaktan :) o yüzden de kaçındım bu olaydan. Ama ahretlik sözcüğünü bir kaç kez annemin arkadaşlarından duyduğumda, sıcak gelmişti bana da. Şükür ki bir ahiretliğim ve iki elin parmakları kadar dostlarım var, yetip artıyoruz birbirimize.
    Benim de kırpıp yıldız yapacağım ya da tohum niyetine toprağa atacağım yakınlarım var... daha işe yarar olurlar hem böyle kimbilir...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Evet ben de korkanlar grubundanım, içimden de ne gerek var kan akıtmaya derdim. Ama çocuk aklı işte o zamanlar popülerdi böyle şeyler. Nereden aklıma geldiyse tekrar acaba dedim, hala var mıdır hatta yok artık olur mu öyle şey midir? Şimdilerde içselleştirdik her şeyi yok böyle şekilcilik demek isterdim ama ben çocuklarım eskiye dair bir çok güzelliği yaşayamadığı için üzgünüm. İki elin parmakları iyi bir birikim bende memnunum parmaklarımdan:) Şükürler olsun. Yıldız tohum konusuna hiç girmiyorum, gönlümde duramadıktan sonra nereye isterse gidebilirler.
      Hem içim ısındı hem gülümsedim okurken teşekkür ederim. Çok sevgimle, İzmir'e de selam olsun.

      Sil
  10. "Ahiretlik"hakikaten de derin anlamlı. "kanka" bugünkü gençliğin hayata bakışının havaî bir özeti gibi geliyor bana. İçini doldurabiliyorlarsa ne mutlu.Yazınızı okurken aklıma Ömer SEYFETTİN'in "Ant" hikâyesi geldi. Okumamış olanlar için burada paylaşmak istedim. Yalnız fazla kelime kabul edilmediği için iki yorumda paylaşacağım.

    A N T
    Ben Gönen'de doğdum. Yirmi yıldır görmediğim bu kasaba, düşümde artık bir serap gibiydi. Birçok yeri unutulan, eski, uzak bir rüya gibi oldu. O zaman genç bir yüzbaşı olan babamla her zaman önünden geçtiğimiz Çarşı Camii'ni, karşısındaki küçük, harap şadırvanı, içinde binlerce kereste tomruğu yüzen nehirciği, bazen yıkanmaya gittiğimiz sıcak sulu hamamın derin havuzunu şimdi hatırlamaya çalışıyorum. Ama beyaz bir unutuş dumanı önüme yığılır. Renkleri siler, şekilleri kaybeder... Pek uzun gurbetlerden sonra vatanına dönen bir adam, doğduğu yerin ufkunu koyu bir sis altında bulup da, sevdiği şeyleri uzaktan bir an önce göremediği için nasıl hüzünlenirse, ben de tıpkı böyle meraka, sabırsızlığa benzer bir acı duyarım. O, her akşam sürülerle mandaların, ineklerin geçtiği tozlu, taşsız yollar, yosunlu, siyah kiremitli çatılar, yıkılacakmış gibi duran büyük duvarlar, küçük, ahşap köprüler, uçsuz bucaksız tarlalar, alçak çitler hep bu duman içinde erir...
    Yalnız evimizle okulu gözümün önüne getirebilirim.

    Büyük bir bahçe... Ortasında köşk biçiminde yapılmış bembeyaz bir ev... Sağ köşesinde her zaman oturduğumuz beyaz perdeli oda... Sabahları annem beni bir bebek gibi pencerenin kenarına oturtur, dersimi tekrarlatır, sütümü içirirdi. Bu pencereden görünen avlunun öbür yanındaki büyük toprak rengi yapının camsız, kapaksız tek bir penceresi vardı. Bu siyah delik beni çok korkuturdu. Yemeklerimizi pişiren, çamaşırlarımızı yıkayan, tahtalarımızı silen, babamın atına yem veren, av köpeklerine bakan hizmetçimiz Abil Ana'nın her gece anlattığı korkunç, bitmez hikâyelerdeki ayıyı, bu karanlık pencerede görür gibi olurdum. Bu kuruntuyla, rüya dinlemek, yorumlamak merakında olan zavallı anneme her sabah ayılı rüyalar uydurur; iri, kuzgun bir ayının beni kapıp dağa götürdüğünü, ormandaki inine kapadığını, kollarımı bağladığını, burnumu, dudaklarımı yediğini, sonra Bayramiç yolundaki su değirmeninin çarkına attığını söyler, ona birçok, "Hayırdır inşallah..." dedirtirdim. Yorumlarken benim büyük bir adam, büyük bir bey, büyük bir paşa olacağımı, bana kimsenin kötülük yapamayacağını, güvenceyle sundukça, yalan söylediğimi unutur, ne kadar sevinirdim...

    Nasıl sokaklardan, kiminle giderdim? Bilmiyorum... Okul bir katlı, duvarları badanasızdı. Kapıdan girilince üstü kapalı bir avlu vardı. Daha ilerisinde küçük, ağaçsız bir bahçe... Bahçenin sonunda ayakyolu, çok kocaman aptes fıçısı... Erkek çocuklarla kızlar karmakarışık otururlar, birlikte okur, birlikte oynarlardı. "Büyük Hoca" dediğimiz, kınalı, az saçlı, kambur, uzun boylu, yaşlı, bunak bir kadındı. Mavi gözleri pek sert parlar, gaga gibi iğri, sarı burnuyla, tüyleri dökülmüş hain, hasta bir çaylağa benzerdi. "Küçük Hoca" erkekti. Büyük Hoca'nın oğluydu. Çocuklar ondan hiç korkmazlardı. Sanırım biraz aptalcaydı. Ben arkadaki rahlelerde, Büyük Hoca'nın en uzun sopasını uzatamadığı bir yerde otururdum. Kızlar, belki saçlarımın açık sarı olmasından, bana hep "Ak Bey" derlerdi. Erkek çocukların büyücekleri ya adımı söylerler ya da "Yüzbaşı oğlu" diye çağırırlardı. Sınıf kapısının açılmayan kanadında sallanan "geldi - gitti" levhası yassı, cansız bir yüz gibi bize bakar, kalın duvarların tavana yakın dar pencerelerinden giren donuk bir aydınlık, durmadan bağıran, haykırarak okuyan çocukların susmaz, keskin çığlıklarıyla sanki daha da ağırlaşır, bulanırdı...

    YanıtlaSil
  11. Okulda yalnız bir tür ceza vardı: Dayak... Büyük suçlular, hatta kızlar bile falakaya yatarlardı. Falakadan korkmayan, titremeyen yoktu. Küçük Hoca'nın ağır tokadı... Büyük Hoca'nın uzun sopası... ki rasgeldiği kafayı mutlaka şişirirdi. Ben hiç dayak yememiştim. Belki kayırıyorlardı. Yalnız bir defa Büyük Hoca, kuru, kemikten elleriyle yalan söylediğim için sol kulağımı çekmişti. O kadar hızlı çekmişti ki, ertesi günü bile yanıyordu. Kıpkırmızıydı. Oysa suçum yoktu. Doğru söylemiştim. Bahçedeki aptes fıçısının musluğu koparılmıştı. Büyük Hoca suçu yapanı arıyordu. Bu, mavi cepkenli, kırmızı kuşaklı, hasta, zayıf bir çocuktu. Haber verdim. Falakaya konacaktı. İnkâr etti. Sonra diğer bir çocuk çıktı. Kendi kopardığını, onun suçu olmadığını söyledi. Yere yattı. Bağıra bağıra sopaları yedi. O zaman Büyük Hoca, "Niçin yalan söylüyor, bu zavallıya iftira ediyorsun?" diye kulağıma yapıştı. Yüzünü buruşturarak darıldı.

    Ağladım. Ağladım. Çünkü yalan söylemiyordum. Evet, musluğu koparırken gözümle görmüştüm. Akşam üstü, okut dağılırken dayağı yiyen çocuğu tuttum:

    - Niçin beni yalancı çıkardın? dedim. Musluğu sen koparmamıştın...

    - Ben koparmıştım.

    - Hayır, sen koparmamıştım. Öbür çocuğun kopardığını ben gözümle gördüm.

    Direnmedi. Yüzüme baktı. Bir an öyle durdu. Eğer hocaya. söylemeyeceğime yemin edersem, saklamayacaktı. Anlatacaktı. Ben hemen meraklanıyordum:

    YanıtlaSil
  12. - Musluğu Ali koparmıştı, dedi, ben de biliyordum. Ama o çok zayıf, hem hastadır. Görüyorsun, falakaya dayanamaz. Belki ölür, daha yataktan yeni kalktı.

    - Ama sen niçin onun yerine dayak yedin?

    - Niçin olacak. Biz onunla ant içmişiz. O bugün hasta, ben iyi, kuvvetliyim. Onu kurtardım işte.

    Pek güzel anlamadım. Tekrar sordum:

    - Ant ne?

    - Bilmiyor musun?

    - Bilmiyorum!

    O vakit güldü. Benden uzaklaşarak karşılık verdi:

    - Biz birbirimizin kanlarını içeriz. Buna "ant içmek" derler. Ant içenler kan kardeşi olurlar. Birbirlerine ölünceye kadar yardım ederler, dertli günlerinde birbirlerine koşarlar.

    Sonra dikkat ettim, okulda birçok çocuk, birbirleriyle ant içmişlerdi. Kan kardeşiydiler. Bazı kızlar bile kendi aralarında ant , içmişlerdi. Bir gün, bu yeni öğrendiğim göreneğin nasıl yapıldığını da gördüm. Yine arka rahlelerdeydim. Küçük Hoca aptes almak için dışarı çıkmıştı. Büyük Hoca, arkasını bize çevirmiş, yavaş yavaş, bir sümüklüböcek kadar ağır, namazını kılıyordu. İki çocuk tahta saplı bir çakıyla kollarını çizdiler. Çıkan büyük, kırmızı damlayı kolları üzerinde bu çizgiye sürdüler. Kanlarını karıştırdılar. Sonra birbirlerinin kollarını emdiler. Ant içerek kan kardeşi olmak... Bu beni düşündürmeye başladı. Benim de kan kardeşim olsa, hocaya kulağımı çektirmeyecek, üstelik falakaya yatacağım zaman beni kurtaracaktı. Koca okulun içinde kendimi yapayalnız, arkadaşsız, koruyucusuz sanıyordum, anneme düşüncemi, her çocuk gibi birisiyle ant içmek istediğimi söyledim. Andı tanımladım. Razı olmadı:

    - Öyle saçmalıklar istemem. Sakın yapma ha... diye uyardı beni. Ama ben dinlemedim. Aklıma ant içmeyi koymuştum. Fakat kiminle? Bir rastlantı, beklenmeyen bir kaza bana kan kardeşimi kazandırdı. Cuma günleri bizim evin bahçesine ,bütün komşu çocukları toplanırlardı. Akşama kadar birlikte oynardık. Arkamızdaki evlerin sahibi Hacı Budak'ların benim kadar bir çocukları vardı ki, en çok adı hoşuma giderdi: Mıstık... Bu sözcüğü söylerken tad duyar, boyuna tekrarlardım. Öylesine uyumluydu ki... Kızlar bu güzel ada uydurulmuş kafiyeleri, Mıstık'ı bahçede, sokakta görünce bir ağızdan söylerlerdi; hâlâ hatırımda.

    Mustafa Mıstık,

    Arabaya kıstık,

    Üç mum yaktık,

    Seyrine Baktık!

    diye bağrışırlar, ellerini yumruk yaparak ona karşı dururlardı. Mıstık hiç kızmazdı. Gülerdi. Biz de, bazen bu dörtlüğü bağırarak tekrarlar, eğlenirdik.

    Bu mini mini şiir, benim hayalimi bile etkilemişti. Rüyamda, birçok arsız kızın Mıstık'ı büyük bir göçmen arabasına sıkıştırarak, çevresinde üç mum yakarak seyrine baktıklarını görürdüm. Niçin Mıstık öyle uslu dururdu. Niçin birden fırlayıp bu kızlara birkaç tokat atmaz, sıkıştığı katran kokulu arabadan kurtulmazdı? Hepimizden güçlüydü. Adı gibi her yanı yuvarlaktı; başı, kolları, bacakları, bedeni... Hatta elleri... Bütün çocukları güreşte yenerdi... Yazın her cuma sabahı büyük bir deste söğüt dalı getirirdi. Bu dallardan kendimize atlar yapar, cirit oynar, yarışa çıkardık. Yarışta da tümümüzü geçerdi. Onu hiçbirimiz tutamazdık. İşte yine böyle bir cuma günü, Mıstık söğüt dallarıyla geldi. Ben uzununu kendime ayırdım. Öbürlerini çocuklara dağıttım. Bir çakıyla bu dalların ucunu keser, kabuklarından iki kulak, bir burun çıkartır, tıpkı bir at başına benzetirdik. Bunu en güzel ben yapardım.

    YanıtlaSil
  13. Kendi atımı yapıyordum. Mıstık'la diğer çocuklar sıralarını bekliyorlardı. Nasıl oldu, farkına varmadım, söğüdün kabuğu birden yarıldı. Arasından kayan çakı sol elimin işaret parmağını kesti. Sulu, kırmızı bir kan akmaya başladı. O anda aklıma bir şey geldi: Ant içmek... Parmağımın acısını unuttum, Mıstık'a,

    - Haydi, dedim, bak elim kesildi. Kan kardeşi olalım. Sen de kes...

    Siyah gözlerini yere dikerek, büyük, yuvarlak başını salladı:

    - Olur mu ya... Ant için kol kesmek gerek...

    - Canım ne zararı var? diye üsteledim, kan değil mi? Hepsi bir. Ha koldan, ha parmaktan... Haydi, haydi!... '

    Razı oldu. Elimden aldığı çakıyla kolunu, üstelik biraz derince kesti. Kanı o kadar koyuydu ki, akmıyor, bir damla halinde kabarıyor, büyüyordu: Parmağımın kanıyla karıştırdık. Önce ben emdim. Tuzlu, sıcak bir şeydi. Sonra o da benim parmağımı emdi.

    Bilmiyorum, aradan ne kadar zaman geçti? Belki altı ay... Belki bir yıl... Mıstık'la kan kardeşi olduğumuzu unutmuştum nedense. Yine birlikte oynuyor, okuldan eve birlikte dönüyorduk. Bir gün hava çok sıcaktı. Büyük Hoca, bize yarım günlük tatil verdi. Tıpkı perşembe günü gibi... Mıstık'la sokağın tozları içinde yavaş yavaş yürüyorduk. Ben fesimin altına mendilimi koymuştum... Terimi silemediğim için yüzüm sırılsıklamdı. Büyük, geniş bir yoldan geçiyorduk. Kenarda yığılmış bir duvarın temelleri vardı. Birdenbire karşıdan iri, kara bir köpek çıktı. Koşarak geliyordu. Arkasından birkaç adam kalın sopalarla kovalıyorlardı. Bize, "Kaçınız, kaçınız, ısıracak!.." diye bağırdılar. Korktuk, şaşırdık. Öyle kaldık. Önce ben biraz kendimi toplayarak, "Aman, kaçalım..." dedim. Gözleri ateş gibi parlayan köpek bize yetişmişti. O zaman Mıstık, "Sen arkama saklan!..." diye haykırdı, önüme geçti. Köpek ona saldırdı.

    İlkin hızla birbirlerine çarptılar. Sonra tıpkı güreşir gibi boğaz boğaza geldiler. Köpek de ayağa kalkmıştı.

    Biraz böyle savaştıktan sonra ikisi de yere yuvarlandılar. Mıstık'ın küçük fesi, mavi yemenisi düştü. Bu savaş, bana pek uzun geldi. Titriyordum. Sopalı amcalar yetiştiler. Köpeğe odunlarının bütün gücüyle birkaç tane indirdiler. Mıstık kurtuldu. Zavallının kollarından, burnundan kan akıyordu. Köpek, kuyruğunu bacaklarının arasına sıkıştırmış, ağzı yerde, dörtnala kaçtı. Mıstık, "Bir şey yok... Acımıyor... Biraz çizildi..." diyordu. Evine götürdüler. Ben de hemen evimize koştum. Anneme başımıza geleni anlattım. Abil Ana, beni yere yatırdı. Uzun uzadıya kasıklarıma, korku damarlarıma bastı. Öyle bir duâ okuyarak yüzüme üfledi ki, sarmısak kokusundan aksırdım.

    Ertesi günü Mıstık okula gelmemişti. Daha ertesi günü yine gelmedi... Anneme, Hacı Budak'lara gidip Mıstık'ı görmemizi söyledim.

    - Hastaymış yavrum, dedi, inşallah iyi olunca yine oynarsınız, şimdi rahatsız etmek ayıptır.

    Ondan sonra ben her zaman Mıstık'ı iyileşmiş bulacağım umuduyla okula gittim.

    Ne yazık ki, o hiç gelmedi... Köpek kuduzmuş. Baktırmak için Mıstık'ı Bandırma'ya götürdüler. Oradan İstanbul'a göndereceklerdi.

    Sonunda bir gün işittik ki, Mıstık ölmüş...

    Erken kalktığım açık, bulutsuz sabahlar, herkes gibi bana da çocukluğumu hatırlatır. Belleğimde sonsuz ve mor bir tanyeri ülkesi gibi kalan doğduğum yeri gözümün önüne getirmek isterim. Ve hep, farkında olmayarak sol elimin işaret parmağına bakarım. Birinci boğumun üstünde hâlâ beyaz çizgi şeklinde duran bir küçük yara izi, bence çok kutsaldır. Andı için ölen, hayatını mahveden kahraman kan kardeşimin, sıcak dudaklarını tekrar parmağımın ucunda duyar, beni kurtarmak için kendisinden büyük, kudurmuş, iri ve kara çoban köpeğiyle pençeleşen o aslan ve kahraman hayalini görürüm.

    Kan kardeşliği çoook eskilerde kaldı. Hele de hastalıkların kolgezdiği günümüzde.Hayatımızdaki gönül kardeşlerimizin ahiretliklerimiz olması dileklerimle.
    İki seferde paylaşayım dedim ama çok uzadı.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Öncelikle çok çok teşekkür ederim Sevgili Bir Tatlı Huzur, aklıma düşüp yazıya dönüşen bu konu sizin katkınızla anlam buldu. Herhalde en sık sorgulama yaptığımız konuların başındadır arkadaşlık, dostluk, vefa. Hem beslendiğimiz hem de en fena canımızın yandığı konu da bu belki. Günümüzde manevi ve duygusal anlamda erimeye başlayan her şey ilk olarak dostlukta, ilişkilerde gösteriyor kendini. Anne babamızdan gördüğümüz, duyduğumuz adına kardeşlik denilen arkadaşlıklar yok artık. Bunu kabul ettik de az da olsa tutunacak bir dost eline sıkı sıkı sarılıyoruz.
      Edebiyatın ve okuyarak yaşamanın insana kattıklarına güzel bir örnek oldu paylaştığınız hikaye, ellerinize sağlık. Kan kardeşliğin böylesi olduğunu -hem şekil hem his anlamında- bilmiyordum aslında. Şekil kısmına gerek yok zaten asıl olan ant kısmı, ağızdan çıkan sözün bizi bağlaması ve yürekten hissedip uygulamak meselesi. Değil şimdi o zamanlar için bile böylesi bir ritüelin risklerine girmeye gerek yok ama kan kardeşliğinin gücünü göstermek adına yapıyorlardı belki. Hikaye çok manidar, çocuk safiyetinde hakikatte bile yaşanmış olabilir. Günümüzde eskiyi aramak ütopik artık ama değişmez değerler, hisler, ihtiyaçlar var gerçek dostlukta bunlardan. Hayatın bizi yoran temposunda soluklandığımız, kendimiz gibi bildiğimiz güvenilir, samimi dostlar ve arkadaşlıklar Allah nasip etsin hepimize. Kıymetini bildiğimiz, çok şükür iyi ki var dediğimiz.

      Sil

İZLEYİCİLER

FACEBOOK SAYFAM

Google+ TAKİPÇİLERİM