Bugün öyle keyifsizim ki ne yazacak ne hayaller kuracak gücüm yok. Cesur olmakla boş vermek arasında kararsızım. Hayata iştahım kalmamış, yeniden sevmeye de halsiz gibiyim, hastayım. Bedenim sıkıldı benden, hırçınlık yapıp ayak diriyor. Ruhum, sessiz sakin olan biteni izleyip, bekliyor kıyıda. Hangisi olduğuma karar vereyim artık. Bazen yukarıdan bakıyorum kendime, tıpkı bir serçe kuşu gibi görünüyorum. Normalde severim serçe olmayı ama şimdi sadece küçük ve güçsüz görünüyor gözüme. Bazen de kendimin yanında durup süzüyorum. Öyle boş boş bakıyorum, dalıyorum ya acıyorum  kendime. Olmadı içime giriyorum bazen, iyice derine. Ellerimi dizlerime kenetlemiş, başımı kucağıma gömmüş halde buluyorum kendimi. Sesleniyorum ne bir cevap ne bir omuz silkmesi ne hıçkırık.
Çaresizim, derdim kendimle biliyorum. Kaçsam olmuyor, ne taraftan girsem baksam olmuyor. Ne yazıyor ne konuşabiliyorum böyle zamanlar, kendime ümmiyim. Ne zaman kalem tutacak ruhum? Beklemedeyim…
 
Yazarlık atölyesinde geçen hafta konu serbestti, koca hafta bir şey yazmadım, elim gitmedi bir türlü. Sonunda aklıma ne geliyorsa yazdım, fotokopim gibi oldu. Yazmanın bu tarafını seviyorum, ayaklarımı yerden kesip kendi etrafımda dolandırıyor beni. (Her zaman değil!) Okuduktan sonra dedim ki, daha çok beklersin… Beklemeyeceksin, ayağına gideceksin, kolundan çekip, ensesinden tutup hatta kucaklayıp omuzuna atıp kaçıracaksın ruhunu. Sen bir aksiyon yapmazsan ne yazılacak, niye kalem tutulacak?
 
Sevdiğin işle uğraşmak sevdiğinle olmak gibi, mutlu oluyorsun. Bu hafta okuduğumuz kitap Tatar Çölü idi, Dino Buzatti‘nin ünlü romanını konuştuk. Kitap aslında biraz sıkıcı, çünkü öyle olması gerekiyor. Yolunda gitmeyen ya da gerekli hamleleri yapma cesaretini gösteremediğimiz hayatlarımız gibi sıkıcı. Kitap okurken içine dalıp macerayı, sevgiyi, korkuyu yaşarız ve bundan keyif alırız. Burada da karakterlerin içinde olup, onların ruh halini dolu dolu hissediyor insan. Her kitabı mutlaka eğlence, merak, korku ya da sürükleyici gelen ne varsa içinde, onun için mi okumalı? Aslında ayna olması en güzel yanı değil mi kitapların. Roman kahramanı Giovanni Drogo bir türlü cesaret edemediğimiz ve tutsak kaldığımız hayallerimizi,
Bastiani kalesi hepimizin farklı konularda içimize hapis ettiklerimizi ifade ediyor belki. Bir kitap sadece kitap olarak kalmamalı bunu iyice anladım, sonrasında bir pusula bir süzgeç ya da mancınık etkisi yapabilmeli. (Uzağa çok uzağa fırlatmak istediklerimiz olabilir!) Hocamız çok güzel bağladı: Hepimizin Bastiani Kalesi farklı kiminin işi, kiminin evliliği, kiminin sevdiği… Hayata bağımızı zayıflatan, kendimize yabancılaştıran ne varsa farkında olmak, gerekirse mesafe koymak… Tatar Çölü’nde bir beklenti ve hayal ile ömürlerini geçirenlerin yaşadığı pişmanlık ya da gecikmiş hayıflanmaları her gün bir şekilde yaşamadığımız ne malum? Bir çölün kıyısında, ıssız bir yerde, bir kalede de değiliz. O zaman…
 
Yazı ile fotoğrafın alakası mı? Bakmak görmek mevzusu… Pembe minik çiçeği çok uzaktan gördüm, kış gününün koyu renkli hali içinde inatçı ama bitkin hali çağırıcı geldi bana. Yaklaşıp, seyredip, fotoğrafladıktan sonra dört yapraklı yoncalar içinde cılız, yıpranmış haliyle diri duruşu çok hoşuma gitti. Ohoo her şeyden de mesaj çıkartırsak işimiz var demeyin. Görmeden bakıp geçmekten bu halimiz. Dört yapraklı yoncaya yüklenen anlamlara bakınız; inanç, umut, aşk, şans. İnsanoğlu kendi yakıştırdığı anlamları yüceltiyor da asıl var olan büyük resmi görmezden geliyor. Ne varsa içimizde diyorum, içimizde çöller kadar dört yapraklı yoncalar da var diyorum. Kime diyorum? Sağlıcakla kalın…