Huzur veren şeyler istiyorum… Kim istemez ki? Huzurlu olduğumuz anları düşünerek huzur bulma durumu ise bugün yemek yok, kalanları yiyelim durumu gibi. Ama bak bazen en güzel sofralar  öyle olur, bir de yemek yok kahvaltı yapalım var ki o da pek güzeldir. Keyfin yerinde ise her şey güzeldir, ya yoksa? Hemen bir deniz kenarı bulmak lazım, ya rüzgarı alır götürür ya da dalga sesi iyi gelir. Ama şehirde sıkışmış sahiller her zaman işe yaramaz söyleyeyim. Doğallık ve sakinlik de olacak ki deniz fısıldasın… Hiç balıkçıların ağ çekmesini izlediniz mi? Evet diyenler bilirler ne keyifli ve sürükleyici bir seremonidir. Fotoğraftaki gibi ama daha büyükçe teknelerden ağlar denize atılır, bunun öncesinde daha çok gecenin sessizliğinde ya da günün ilk ışıkları ile beraber önce balıklar bir araya toplatılır! Tekne yavaşça süzülürken, kürekle tabana vurulur, balıklar böylece ağa doğru yönlendirilir. O ses güzeldir, balıkların sonudur belki ama huzurludur. Esas ağ çekme aşaması ilginçtir, tekne kıyıya yanaşır, çapa atılır. Balıkçılar kıyıya çıkıp ağın her iki ucundan çekerler. Büyük bir U olustururlar, ellerindeki ipi ağın kalın ipine dolar çekerler, sahilde yer kalmayınca bırakır öne geçer, yine çekerler… Bu böyle devam eder ta ki ağ gelene kadar. Bazen bir türkü tuttururlar, bazen de ağırlaşan ağı kuvvetle çekebilmek için aynı anda sesler çıkartır balıkçılar. Hepsi güneşten yanmış tenleri, ağ çekmekten iyice büyümüş kol kasları ile savaşçı gibi görünürler. Bir çocuk gözünde masalsı karakterler gibi adeta… Asıl cümbüş ağ kıyıya ulaşınca başlar, ağın içinde kaynayan bir gümüş yumağı gibi görünür balıklar. Baştan beri merakla izleyen çocuklar deniz suyu ile doldurdukları torbalarla hafiften yanaşırlar. Balıkçılar büyük balıkları, nadide parçaları ayırır. Denize atılacakları da savurur. Bu işlemler sırasında can havliyle fırlayan balıkları toplayıp torbaya atmak en sevilen oyundan bile güzeldir. Küçüklere balıkçılar ses etmez ama irice olanları da vermez. İnsanlar toplanmaya başlar, balıklar canlı canlı satılır. Çocukların hayali ise kapıp poşete koydukları o balığı suyunu değiştirip orada büyütebilmektir. Kısa sürer, ya kedi ya da diğer balıklarla mutfakta son bulur balığın macerası. Ben de o çocuklardan biriydim, ağlarını toplayan balıkçılar bir gün bize su getirsene dediler. Suyu içtikten sonra da bir torba dolusu balık verdiler bana, o gün hayatımdaki en lezzetli balıkları yemiştim, kendim tutmuş gibi…

Deniz, huzur, mavi,

Denize taş atmanın dayanılmaz huzuru…

Deniz huzur verir…

Denizin insanı rahatlatıp huzur vermesi çeşit çeşit… Mesela denize taş atmak da huzur verir. Artık kafanda ne varsa ona göre fırlatırsın taşları, hızla, hiddetle, yavaşça içinde ne varsa onun gibi. Bir süre sonra rahatlarsın, taş atarken düşündüklerin kafanda ampul gibi yanar bazen, buldum der gidersin ya da kabul der pes edersin. Ama bir rahatlama olur, suda oluşan cup sesinden, dalgaların sesinden, denizin kokusundan bir huzur olur. Bu kadar taşı atıyoruz yine buralar taş dolu diye aklınızdan geçerse benim gibi, bilin ki deniz de bize atıyor içindekini. Dinlemek lazım ne diyor… Bir de denizde taş kaydırma var, o biraz ustalık ister. İnce, yaygan taşlar olacak, duruşunuz çengel gibi yana doğru kayıp, suya paralel atacaksınız taşları. 1,2,3,5, 7… artık ne kadar ustaysanız o kadar çok seker. Huzur verir ama boy veren yerlerde kimin ayağını acıtırsa o taş kulaklarınızı çınlatırlar! Ne taş atıp duracağım, olta sallarım daha iyi mi diyorsunuz? Yaptım, onu da yaptım. Katılıyorum, balık tutmak olta sallamak huzur veriyor. Küçükken babamın oltalarını alıp, ucuna ekmek takıp, misinayı parmağıma dolayıp, ucundaki kurşun parçacıkla atabildiğim kadar uzaklara atardım. Ekmekle balık tutulmaz ama sülünes denilen balık yemi de hiç elle tutulacak bir şey değil… Huzur veren bir şeydir deniz iyidir, kokusu, sesi dost gibi kucaklar, sır tutar, sarar insanı.

Doğa, köy, ağaç, yeşil, huzur, gökyüzü

Dağlar dağlar, kurban olam yol ver geçem…

Yeşil huzur verir…

Huzur veren şeylerden biri de yeşil ama her zaman değil tabi. İyice bunalmışsanız, ne bakacağım otlara, gidip uyuyayım bari diyebilirsiniz. Şu kesin, uyumayıp yeşile, dağa bayıra kaçan rahatlamış, huzur bulmuş döner. Bedava olan, insan eli değmeyen şeylerin huzur verip, iyi etmediği insan var mıdır acaba? Ciddi paradoks ama insanoğlu zaten düzden, laftan anlamıyor, paradoks iyidir. Büyük şehirler, beton yığınları insanı mutsuz etmek için inşaa ediliyor sanki. Aklını kullanan, kendini seven kaçıyor. Şehrin içine sıkışmış koruluklar ve çevresindeki kalabalık kafeler artık yeşille huzur bulmak için yetmiyor. Hayat cesur kararlar istiyor, ya karar ver uygula ya da sus otur diyor. Oturanlar ve gidenler… İkisi arasında olsam da kaçabildiğim kadar kaçtığım doğa/yeşil firarları bana huzur veriyor. Temiz havayı içime çekmek, yeşille dinlenmek, yanımdakiler kolumdan çekiştirse de içimden gelenleri bağırmak gibisi var mı? Hemen ekliyorum, bağırmak/haykırmak da huzur verir bence, ama öfkeyle bağırmak anlamında değil içinde tuttuğun, cesaret edemediğin ne varsa yüksek sesle söylemek. Suya söyleyin dinler, dağa söyleyin cevap verir. İşte öyle…

Çocuk kalabilmek huzur verir…

Çocuklar gibi… İşte huzur formülü bu, ne zaman ki büyüyüp kurgu, taktik, hesap kitap başlıyor ne zaman ki dünyalı oluyoruz huzuru ara ki bulasın. Çocukken deniz kenarında dolaşıp denizin kıyıya attığı sürpriz ne varsa onları bulup oyun malzemesi yapmaya bayılırdım. Ya da sulanmış, dinlenmiş bahçeden toprak avuçlayıp tencere, kapak yapmak. En zevklisi de kapağın üstüne minicik bir kulp kondurmak, sonra bunları güneşte kurutup oyuna dahil etmek. İyice kurudu, oynarken parçalandı mı hiç bozuntuya vermeden yenisini yapıp oyuna devam. Bozuldu diye üzülmek yok, yaşasın yeniden topraktan tencere yapacağım diye sevinmek var. Bu formül büyüyünce neden uygulanamıyor?  Şarkının  sözlerinde Sabahattin Ali’nin dediği, “Bende hiç tükenmez bir hayat vardı/ Kırlara yayılan ilkbahar gibi” Hayat enerjisi azalınca, ilkbahar misali yeni başlangıçlar da zor oluyor. O yüzden çocuklar gibi kalmalı bir taraf, huzur veren şeyler için… Baktın çocuk olamıyorsun, o haller bizi bozar diyorsun (Hiç katılmadığım görüştür, azıcık da bozuk olsun bir şeyler. Elmanın armudun bile yamuğu makbul sana ne oluyor diyesim gelir..)

Şimdi düşünün yeşil bir yolda, dağların arasından kıvrıla kıvrıla gidiyorsunuz, pencereyi açtınız, derler ya efil efil temiz hava… Ya da her yanı gıcırdayan, konforsuz bir köy minibüsünde başınızı dayamışsınız cama, ağaçtır, tarladır dalmış gidiyorsunuz tanımlayamadığınız bir huzurla… Bir şekilde huzuru yakalamak lazım, ama bir video ekledim ki huzur garanti, Isparta, Barla’da Çam Dağı’nda sabahın ilk saatleri…

Siz de yazın huzur veren bir şeyler…